Blog nedir? . . . Kendine blog oluştur ;)
info |

BEYKOZ

İSTANBUL'UN EN GÜZEL SEMTLERİNDEN BEYKOZDA YAŞAM Resimlerim Alıntıdır

1 "görele köyü" etiketi kullanan gönderi "görele köyü" etiketi kullanan diğer içerikler resimler , videolar

BEYKOZUN KÖYLERİ

Beykoz’un Köyleri

Beykoz biribirinden muhteşem köylerden müteşekkil bir yerleşim birimidir. Bu köylerden bazılarını kısaca tanıtmaya çalışalım.

Anadolufeneri


Anadolufeneri kuzeyinde Karadeniz, güneyinde Mahmut Şevket Paşa Köyü, doğusunda Alibahadır köyü ve batısında ise Poyraz köyünün bulunduğu, ismini burada bulunan deniz fenerinden alan güzel bir köydür.


İstanbul Boğazı’nın Karadeniz’e açılan kısmında Çakaltepe ve Kabakoz koylarmın arasında bulunan küçük bir yarımada üzerinde kurulmuştur Anadolufeneri.
Söz konusu fener 1834 yılında yapılmış ve 1858 yılında Fransızlar tarafından karşı sahilde bulunan fenerle birlikte kule kısmı yeniden düzenlenmek suretiyle işletilmiştir. 1933 yılında Fransızların bu fener üzerindeki 100 senelik imtiyazları kendilerine tazminat ödenmek suretiyle iptal edilmiştir. Fener, denizden yetmiş beş metre yükseklikte olup, her bir saniyede bir beyaz ışık vermektedir.


Köy nüfusu Kafkasya’dan göç edenlerden ve Girit’ten asker olarak gelip yerleşenlerden oluşmaktadır. Köy halkı balıkçılıkla geçinmekte, zaman zaman sebzecilik ve süt hayvancılığı da yapılmaktadır. 


Köy sınırları içerisinde ayrıca keçicilik yapılmakta ve çeşitli çiftlikler ve meralar bulunmtakdır. Köyde ayrıca ticari amaçlarla fasulye, kavun, karpuz ve balkabağı yetiştirilmektedir.


Köyün içerisinde 1823-1824 tarihlerinde dönemin Osmanlı Sultanı II. Mahmud tarafından yaptırılan bir çeşme ve 1880 yılında inşa edilmiş bulunan Hamidi Evvel Camii yer almakta, köyün tarihsel kimliğini ele vermektedir. Söz konusu çeşmenin suyu beş kilometre uzaklıktaki Mecitdere suyudur.
Anadolufenerinin Beykoz’un merkezine olan uzaklığı on beş kilometredir.

Riva


Riva köyü, kuzeyinde Karadeniz’in uzandığı, güneyinde Göllü ve Paşamandıra köylerinin arzı endam ettiği, doğusunda Göllü ve batısında Anadolufeneri köylerinin yer aldığı güzel bir Beykoz köyüdür. Köyün kuruluşunun Cenovalılara kadar gittiği söylenmektedir.


Elmas Burnunu’nun batısında yer alan Ömerli’den gelen Riva (bir başka adıyla Irva) deresinin denize döküldüğü yerde Yoros Kalesi’nin Türklerin eline geçmesiyle aynı dönemde zaptedilen ve hem Boğaz girişinin hem de arkadan Yoros Kalesi’nin emniyetinin sağlandığı Riva Kalesi bulunmaktadır. Stratejik önemi çok büyük olan bu kale Riva Çayı’nın çok derin olması, Karadeniz’den gelecek gemilerin kuzey rüzgarlarıyla çok rahat Anadolu’nun içlerine ilerlemelerine imkan vermesi hasebiyle düşman gemilerinin girişini ve Anadolu Yakası’nın arkadan kuşatılmasını önlemek için yapılmıştır.


Batıya açılan bir kapısı ile içerisine girilen Riva Kalesi’nin, küçük avlusundan geçilerek daha yüksek olan iç kaleye girilir. Genellikle kalenin yapımında taş kullanılmıştır. Bununla birlikte yer yer tuğla örgülere de rastlanılmaktadır. Oldukça küçük sayılabilecek olan bu kale gerek ifade ettiği stratejik önem bakımından gerek gösterdiği yapı özellikleri açısından Marmara kıyısındaki Eskihisar veya Yoros Kalesinden farklılık gösterir.


Kapıların yuvarlak taş kemerleri, mahzenler ve geniş mazgallar buranın on sekizinci ve on dokuzuncu yüzyıl İstanbul kaleleri ile benzerlik gösterdiği intibaını uyandırmaktadır. Bugünkü kale on dördüncü yüzyılda Yıldırım Bayezid devrinde Türklerin eline geçen kale ile aynı kale değildir. İstanbul’un işgalinin ardından İngilizler tarafından tahrip edilen kale günümüzde stratejik önemini kaybetmiş, bir gezi yeri olarak hizmet vermektedir.


Riva (Çayağzı) Köyü, Riva Çayı’nın denize döküldüğü yerin doğu kısmında kalıyor olması dolayısıyla bu isimle adlandırılmış ancak daha sonra adı Çayağzı olarak değiştirilmiştir. Köyde sebze ve meyvecilik ile et ve süt hayvancılığı yapılmaktadır. Köylülerden bazıları balıkçılıkla uğraşmaktadır. Köyün sahil kesiminde çeşitli yazlıklar bulunmaktadır. Köyün ilçe merkezine olan uzaklığı on sekiz kilometredir. Köyde ayrıca Kumköy Çiftliği olarak bilinen bir çiftlik de bulunmaktadır. Türkiye Futbol Federasyonunun içinde üç futbol sahası ve oteli olan eğitim tesisleri bu köy sınırları dahilindedir ve Türkiye milli takımı burada zaman zaman kamp yapmaktadır.
Riva deresinin ulaşım noktasında zikredilmesi gereken tarihsel bir işlevi söz konusu olmuştur. Üç yüzyıl kadar öncesinde karayolunun olmaması hasebiyle Riva deresinden takalarla Karadeniz’e çıkılmakta ve İstanbul’a odun, kömür, sebze ve meyve götürülmekteydi.


Dereseki Köyü


Dereseki köyünün tarihinin on dördüncü yüzyıla kadar gittiği tahmin edilmektedir. Bu köyün, Kırklar Sultan adındaki bir kişi tarafından kurulmuş olduğu oldukça yaygın bir kanaattir. Kırklar Sultan isimli bu şahsın türbesinin dereden yüksekte bulunması hasebiyle zamanla Dereseki ismini alan köy, en temelde Karakulak, Sırmakeş, Deli Osman, Kırklar, Beyaz Pınar, Kirazlı Dermal gibi birbirinden güzel sularıyla ün yapmıştır. Dereseki köyünün bir diğer özelliği de sinesinde birbirinden şahane ve çok sayıda ceviz ağacı barındırmasıdır.


Osmanlı döneminde padişahların gözde av mekanlarından olan Dereseki köyünde bulunan Karakulak suyuna kısaca değinmekte yarar var. Bu suyu, Sultaniye civarındaki has ahırlarda çalışan Karakulak Ahmed Ağa midesine iyi geldiği düşüncesiyle satın almış  ve suyun çıktığı yere bir çeşme yaptırmıştır. Karakulak suyunun ünü Mısır, Suriye ve hatta Fransa’daki saraylara kadar ulaşmıştır. Karakulak suyunun çeşmesi Sultan III. Selim tarafından yenilenmiştir. Karakulak suyunun özelliği Sultan I. Mahmud’dan sonra gelen padişahlara gümüş güğümler içerisinde servis yapılması olmuştur. Sultan II. Abdülhamid döneminde padişahın içmesine tahsis edilen Karakulak suyunun bir tabur asker tarafından korunduğu söylenmektedir. Karakulak suyu Cumhuriyet’ten önce de ağızları mühürlü damacanalar içerisinde su kayıklarına yüklenerek dağıtılmaktaydı. Ne yazık ki bir dönem ihmal edilen ve kendisine gereken önem verilmeyerek lezzeti unutulan Karakulak suyu, 1950’lili yıllardan sonra tamir edilerek tekrar hizmete açılmıştır. Burada halihazırda bir su istasyonu bulunmakta ve temsili bir biçimde de olsa çeşmenin tarihsel kimliği korunmaktadır.


Dereseki köyünün üzerinde durulması gereken bir diğer suyu, daha önce de zikrettiğimiz üzere bir dönem Ahmed Mithat Efendi tarafından satın alınan Sırmakeş suyudur. Sırmakeş suyu Beykoz’un cennet ormanlarından kaynağını alan ve cam gibi bir görünüme sahip olan bir sudur. Sırmakeş suyu Dereseki Köyü’ndeki özel Müezzinoğlu ormanlarından çıkmaktadır. Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde diğer ülkelere gönderilen hediyeler arasında bir damacana Sırmakeş suyu da bulunur ve gittiği her yerde büyük bir kabul görürdü. Özel sofralarda misafirlere sırmakeş suyundan kahve pişirmek ayrı bir prestij sayılırdı. Sırmakeş suyu, Türkiye’nin ilk ambalajlı suyudur ve bugün gelişen teknoloji sayesinde hala bizlere ulaşmaya devam etmektedir.

Akbaba Köyü


Akbaba köyü, kuzeyinde Poyrazköy’ün ve Anadolukavağı’nın bulunduğu, güneyinde Beykoz’un, doğusunda Dereseki köyünün ve batısında ise Tokatköy ve Ortaçeşmenin yer aldığı bir başka güzel Beykoz köyüdür. Akbaba köyünün Fatih Sultan Mehmed’in ordusunda savaşarak İstanbul’a giren gazilerden Ak Baba Mehmed Efendi tarafından kurulduğu söylenmektedir.Ak Baba Mehmed Efendi’nin türbesi Canfeda Hatun Camii’nin yanındadır. Canfeda Hatun Camii, 1580 yılında III.Sultan Murad’ın annesi tarafından yaptırılmıştır. Köyün diğer camii 1953 yılında yapılmıştır. Yine Canfeda Hatun tarafından yaptırılan bir hamamın da bulunduğu köyde ayrıca bir sebil çeşmesi de yer almaktadır.


Kurucusu Ak Baba Mehmed Efendi’nin adı ile anılan köyün tarihteki ünü, kiraz ve kestane mevsimlerinde buralarda yapılan uzun dönemli pikniklerdir. Akbaba köyü de tıpkı Dereseki köyü gibi ceviz ağaçları ile ünlüdür ve Akbaba cevizi olarak bilinen, daha sonra Beykoz cevizi olarak da anılan iri, ince kabuklu ceviz türü meraklılarının vazgeçemediği bir lezzet olmuştur.


Ünlü seyyahımız Evliya Çelebi’ye göre köy, on yedinci yüzyılda bir çarşıya ve hamama sahip olup, yüz haneden müteşekkildir. Evliya Çelebi Akbaba köyünü şu sözlerle betimliyor:

“Kiraz ve kestane mevsimlerinde İstanbul’un sefa ehli arabalarla Akbaba Sultan’a gider, çadırlar kurup iki-üç ay kestane ve kiraz faslı olur, can sohbetler ederlerdi.”


Köyde Ahmed Mithat Efendi’nin içerisinde bir kütüphanenin de bulunduğu bir çiftliği ile Malakof Hasan Paşa’nın bir konağı bulunmaktadır. Burada ayrıca II. Mahmud dönemine dek bir Bektaşi dergahı da bulunmaktaydı. Bu dergah II. Mahmud’un yeniçeri ocağını kaldırmasının ardından kapatılmış ve binası Nakşibendi tarikatına verilmiştir.


İlçe merkezine beş kilometre uzaklıkta bulunan Akbaba köyüne zamanla Karadeniz bölgesinden gelip yerleşenler olmuştur. Köye 1965 yılında elektrik gelmiştir. Köyde kestane çubukları ile kazma ve kürek sapı ile baston, küfe ve sandık çemberi yapılmakta ve ülkenin her yanına dağıtılmaktadır.


Akbaba köyünde Kaymakdonduran isimli bugün de hala güzelliğini koruyabilen bir mesire yeri de bulunmaktadır. Ayrıca Kaymakdonduran isminde bir de çeşmesi bulunan köyün Soğucak suyu da meşhurdur.


Akbaba köyü tüm doğal güzelliğine rağmen maalesef Türkiye’nin belli bir tarihten sonra yaşamaya başladığı çarpık kentleşme süreci ile yüzleşmek zorunda kalmıştır. Bir tarafı yemyeşil, bir tarafı şantiye. Ne yazık ancak bu güzel köyü bu sözlerle ifade ediyoruz.


Ali Bahadır Köyü


Ali Bahadır köyü, kuzeyinde Karadeniz, güneyinde Mahmut Paşa köyü, doğusunda Paşamandıra ve batısında Çayağzı (Riva) köyleri ile Beykoz’un bir başka zikredilmesi gereken köyüdür. Köyün ismini Çayağzı köyü kalesinin fethinde şehit düşen Ali Bahadır isimli kumandanın adına binaen aldığı tahmin edilmektedir. Bununla birlikte, köydeki, içerisinde Yunan alfabesi ile yazılmış mezar taşlarının bulunduğu eski mezarlık köyün tarihinin daha önceki dönemlere götürülebileceğinin işareti olarak karşımıza çıkmaktadır. Bununla birlikte köyde zaman zaman çeşitli tarihi kalıntılara da rastlanmakla birlikte henüz köyün tarihi geçmişini aydınlatmaya dönük yeterli arkeolojik incelemeler yapılmış değildir.


Ali Bahadır köyü, geçmişte üzüm bağları ile ünlü bir mesire yeridir. 1936 yılından itibaren köy ormanlarının kamulaştırılmasının ardından köylüler sebzecilik ve süt hayvancılığı yapmaya başlamışlardır. Bunun yanında köylüler çiçekçilik de yapabilmektedirler.


Ali Bahadır köyünde Sultan II. Abdülhamid’in yeğeni Celaleddin Paşa tarafından kurulan bir çiftlik de bulunmaktadır. Bu çiftlik Cumhuriyet’in kurulmasının ardından Vakıflar idaresine devredilmiş, daha sonra da satılmıştır. Köyün dikkate değer bir başka unsuru da Mustafa Paşa merasıdır. Köyde bulunan eski çeşme, Binbaşı suyu olarak nam salmıştır. Ali Bahadır köyünün ilçe merkezine uzaklığı on yedi kilometredir. Köye, su 1969 yılında elektrik ise 1972 yılında gelmiştir. İlçe merkezine 17 metre uzaklıkta olan Ali Bahadır köyünün nüfusunda 1950’lili yıllarla birlikte Kastamonu’dan gelip yerleşen insanların önemli bir payı vardır.


Mahmut Şevket Paşa Köyü


Mahmut Şevket Paşa köyü İstanbul’un konak mutfaklarının en bilinen lezzetlerinden olan Ayşekadın fasulyesinin yetiştirildiği başlıca mekandır. Bu fasulyeyi alabilmek için İstanbul’un çeşitli yerlerinden bu köye akın edildiği birçok hatıratta karşımıza çıkan bir olgudur. Bu köy, Cumhuriyet öncesinde Bizanslılardan kalma Rum evleri ile ünlüdür.


Diğer Köyler

  

Yukarıda bahsettiğimiz köylerin yanında; Beykoz’un ilk modern köyü olarak kurulan, köy arazisi daha önce Çavuşlu adında bir çiftlik olup arazinin Hüseyin Paşa’ya ait olduğu daha sonraları Akkerman’ın satın aldığı, 1928-1929 yılları arasında Bulgaristan Türklerinin gelip yerleştiği, Atatürk’ün 1937 yılında köyü ziyaret ederek çok beğendiği hatta adına bir alan çevrilerek ağaçlandırıldığı Cumhuriyet köyü; kuruluş tarihi belli olmamakla birlikte Timurlenk zamanından kalma olduğu söylenilen, Yıldırım Bayezid’in burayı aldıktan sonra buradan Anadoluhisarı’nı yaptırmaya gittiği ifade edilen ve köye ilk gelenlerin Kafkas Türkleri olduğu bilinen, adının köyün alt tarafındaki derede sürü halinde kılıç balıkları geçtiği için olduğu rivayet edilen ve maalesef birkaç yıldır tarım yapılmayan Kılıçlı köyü; Bozhanlı Türkleri tarafından kurulduğu tahmin edilen, aslında Kılıçlı köyü’ne ait bir otlaklıkken, buraya Bulgaristan’dan gelen muhacir Türkler tarafından Boş-hane denilen, zamanla yerleşimin arttığı Bozhane köyü; Kılıçlı köyünden ayrılan, halkının çoğu Trabzounlu olan, süt hayvancılığı ve kısmen tarım yapılan ve de Ayazama, Bayramköprü, Çiftikiçi ve Yazlık isimli mahallerden müteşekkil İshaklı köyü; 2001 yılında Elmalı köyünden ayrılarak kurulan, ilçe merkezine yedi kilometre uzaklıkta bulunan, 3600 civarında bir nüfusa sahip, halkının hayvancılık, sebze ve meyvecilik yaptıkları, fındık, karalahana ve fasulyenin ticari ürünler olarak yetiştirildiği, Tepetarla, Yeni Mahalle, Toygar, Şirindere ve Tahtaköprü mahallelerinden oluşan Örnekköy; 1987 yılında Dereseki köyünden ayrılan, içerisinde Yağmurlu Baba türbesinin yer aldığı, daha ziyade Doğu Karadeniz bölgesinden gelenlerin yerleştikleri, ismini bünyesindeki Kaynarca çiftliğinden alan ve köy halkının bir kısmının köy dışında çalıştığı bir kısmınınsa süt hayvancılığı ile geçindiği Kaynarca köyü; Bozhane köyünden ayrılan, isminin Riva deresinin bir zamanlar bu bölgede göl şeklinde genişlemesinden aldığı rivayet edilen ve halkının esasında İstanbul’un fethinde de önemli roller üstlenmiş olan Bozhanlı Türkmen aşiretinin torunları tarafından oluşturulduğu Göllü köyü; 1994 yılında Çavuşbaşı köyünden ayrılan, ilk yerleşenlerin Giresun’un Görele ilçesinden gelenler olması hasebiyle bu isimle anılan ve halkının köy dışındaki çeşitli işlerde çalışarak geçimlerini sağladıkları Görele köyü; Mahmut Şevket Paşa köyünden ayrılan, halkının ormancılık ve süt hayvancılığı ile geçindiği ve bünyesindeki ahşap caminin 1967 yılında yeniden yapıldığı ve isminin nereden geldiğinin bilinmediği Öğümce köyü; Yine Mahmut Şevket Paşa köyünden ayrılan, ilk yerleşimin Zerzavat çiftliğinde 1948 yılında olduğu, halkın büyük bir kısmının Kastamonu’nun Bozkurt ilçesinden geldiği, zamanla Trakya ve Giresun’dan da gelenlerin olduğu, camisinin 1968 yılında yapıldığı, içerisinde ekmek fabrikası, konfeksiyon ve cam eşya yaldızlama atölyelerinin bulunduğu Zerzatavçı köyü ve son olarak da, yüz yıl öncesinde Abraham Paşa’nın arazisi olan, daha sonrasında Osmanlı hazinesine geçmiş bulunan, burada kurulan mandıra dolayısıyla “Paşamandırası” olarak anılan, Cumhuriyetin ilk yıllarında köy olarak kurulan, sekiz yüz kadar göçmen ailenin ayrılmasının ardından 1950’lilerle birlikte Kastamonu ve Trabzoun’un köylerinden gelenlerin yerleştikleri, şehre yirmi üç kilometre uzaklıkta bulunan ve buğday ve mısır ekilen, fındık, elma, erik, armut, ayva ve incir ağaçlarının bol olduğu Paşamandıra köyü de burada zikredilmelidir.


Beykoz’un köylerinden söz etmek insanın aklına Hikmet Şinasi Önol’un “Boğaziçi Köyleri” isimli şiirini akla getirmektedir.

Sevdiğim köyleri bir bir gezerim neyse zaman
Göksu, Beylerbeyi; Beykoz bana hep aynı vatan
Üsküdar hüzne dönen eski bir aşkın yeridir
Çilesiz gençliğimin his edilen matemidir
Bir hayal içli edasile o sahilde durur
Kâmil insan kaderin sırrını hasrette bulur
Bekliyor boş yere Kandilli; Bebek şimdi kimi?
Hangi gür sesli, ela gözlü güzel sevgiliyi!
Kalmasın hatıra semtimdeki günler yarıda
Ömrümün geçsin o köylerde bütün yıllar da.